Anasayfa | Eczanelerimiz | İletişim-Künye | Resmi Kurum telefonları | Haber Ara | Sitene Ekle | RSS Kaynağı

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Takvim

FUTBOL ve TOPLUM

Adnan Güllü

Adnan Güllü

Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 3065
Tarih  Tarih : 08 Eylül 2010 12:58
 

Futbol dünyada en çok sevilen spor dalıdır, öyle ki uğruna devletler ve şehirler kavgaların en büyüğünü yaparlar. Bizim ülkemizde de futbol spor dallarının içinde bir numaradır. Bu kadar sevilen bir spor dalı olan futbola öncelikle bir spor olarak bakmasını öğrenmeliyiz ki bu toplumsal faaliyetin eğlenceli hale gelmesine katkımız olsun. Yoksa bir soğuk savaş aracı olarak bakarsak, bu güzelim faaliyet spor olmaktan çıkar ve kendi holiganlarını yaratır. Unutmamalıyız “Futbol” her şeyden önce bir spordur. Bütün bunlara rağmen futbol sporun dışında başka alanlarda kullanıldığını tarihin tozlu raflarının arasında kalmış olan sayfalardan öğrenmekteyiz. Öyle ki zayıf ülkeler güçlü ülkelere karşı adeta soğuk savaş kurallarını uygularcasına futboldan yararlandılar.  O zaman aklımıza şu soru gelmekte futbol, spor mu?  Yoksa gizli bir savaş oyunumu? Öyle ise geliniz bu futbolun tarihine kısaca bakalım.

Ayakla oynanan top oyunlarının Sümerlere kadar ulaştığı bilinmektedir. Mısır’da mezarlardaki duvar resimlerinde ayakla top oynayan insan figürlerine rastlanmıştır. Hatta bu zamandan kalma, 7.5 cm çapında deri veya ketenden yapılmış toplar 2500 yıl önceden günümüze kadar ulaşmıştır ve kimi müzelerde sergilenmektedir. Homeros da "Odiesa"da top oyunlarından bahseder. M.Ö 2500 yıllarında da Çin'de yere dikilmiş iki mızrak arasından bir topu tekmelemek suretiyle geçirmeye çalışarak talim yapıldığı bilinmektedir. Orta Asya Türklerinin de kız ve erkeklerden kurulu karma takımlarla, topa elle dokunmadan, sadece ayak ve kafa ile vurularak rakip kaleden içeri atmaya çalışarak bir oyun oynadıkları kaynaklarda yer alıyor. İçlerinde Kaşgarlı Mahmut'un da bulunduğu pek çok tarihçinin kitaplarında da Türklerin oynadığı "Tepük" isimli bir oyundan bahsedilir. Bu oyunun söylenen kuralları günümüz futboluna oldukça benzer. Elle oynamak yasaktır, faullü hareketler tespit edilmiştir, top oyun alanının dışına çıkamaz.

Günümüz modern futbolunun temeli ise Romalı askerler arasında oynanan “harpastum” adlı oyundur. Futbolun Avrupa’daki tarihi ise büyük bir tartışma konusudur. Fransızlar, İngilizler ve İtalyanlar futbolun ilk defa kendi ülkelerinden diğer ülkelere yayıldığını iddia etmektedirler. Lakin futbol tarih boyunca hemen hemen bütün medeniyetlerde benzer biçimlerde boy göstermiş olsa da bugünkü haline en yakin şeklini 17. yüzyılda İngiltere'de almıştır.

 

Anadolu’da Futbolun Tarihi

 

            Aslında Türklere futbolu sevdirenler Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Levantenlerdi.(“Osmanlı döneminde, özellikle Tanzimat sonrasında İstanbul’da ve büyük liman kentlerinde yoğunlaşan ve ticaretle uğraşan, Müslüman olmayan azınlıklar”) diye tanımlamaktadır.  Osmanlı ülkesindeki ilk futbol karşılaşması, 1875’te Selanik’te, 1880’lerde İzmir’de, 1890’larda ise İstanbul’da yapıldı. Bu işin öncüsü olanlar, tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileler ile yanlarında çalışanlardı. Onların yaptıkları ilk maçları, İzmir-İstanbul’un Rum-Ermeni-İngiliz karmalarının maçları, bunları da Kadıköylü Rumlarla Ermenilerin rekabeti izledi. Müslüman-Türk gençleri ise yabancıların bu eğlenceli yaşamını gıptayla izlemekle yetindiler; çünkü hem Sultan II. Abdülhamit futbolu ‘haram’ sayıyordu, hem de muhafazakâr halk bu tür etkinliklere ‘gavur işi’ diye bakıyordu.

Abdülhamid’in gazabından kurtulmak için, 1901’de ilk futbol kulüplerini ‘Black Stockings’ (Siyah Çoraplar) adıyla kuran Müslüman-Türkler, daha ilk maçlarında Rumlara karşı 4–1 yenik iken, ünlü jurnalci başı Ali Şamil ve adamlarına yakalandılar. Maçta Türk tarafının tek golünü atan Fuad Hüsnü Bey, maçı izlemeye gelen babası Hüseyin Hüsnü Paşa’nın faytonuna atlayarak kaçabilmiş, yakalanan diğer kurucu Reşat Danyal Bey, mensubu olduğu Hariciye Nezareti tarafından ceza olarak Tahran Sefareti’ne sürülmüştü. Fuad Hüsnü Bey de sonra yakalanarak Divan-ı Harb’e verilecekti. Hüsnü Bey zorla da olsa paçayı ihtarla kurtardı ama bir daha da ‘Black Stockings’ adını duyan olmadı. 

1903’te 26 Müslüman-Türk genci tarafından kurulan Beşiktaş takımı da aynı akıbeti paylaştı. Kulüp yöneticileri Abdülhamid’in başyaveri Mehmed Paşa’nın himmetiyle, bir daha futbol oynamamak kaydıyla cezalandırılmaktan kurtuldular da kulüp, Osmanlı Bereket Jimnastik Mektebi adıyla faaliyete devam edebildi. (Abdülhamid’in futbolcuları hafiye olarak kullanmak istediği için takıma izin verdiği rivayet edilir.) İzmir’de ise 1905’te Amerikan Koleji öğrencileri Talat (Erboy), Şerif Remzi (Reyent), Sabri Süleymanoviç ve Nejat Evliyazade, okul takımlarıyla sahaya çıkan ilk Türk futbolcular oldular. Ancak bu gençler, dönemin İzmir Valisi Kâmil Paşa’nın baskıları sonucu okullarından uzaklaştırılarak cezalandırıldılar.

           

           Pazar Ligi’nden Cuma Ligi’ne

 

Halk arasında Pazar Ligi’ diye anılan Constantinople Football League’ adlı ilk lig, 1904’te oluşturuldu. Moda, Elpis ve Imogene takımlarının mücadelesinde ilk kupayı, İngiltere Sefaret gemisi tayfalarının takımı Imogene kaldırdı. Türkler bundan sonra cesaretlerini topladılar ve 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe kulüpleri kuruldu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Vefa, Beykoz, Türk İdman Ocağı, Darülfünun ve Şehremaneti takımları başta olmak üzere sayısız yerli kulüp açıldı ve 1912’de İstanbul’da, sadece Türk takımları için ‘Cuma Ligi’ adıyla yeni bir lig kurulması icap etti. Anadolu’da ise Rum ve Ermenilerin kurduğu 100’den fazla spor kulübünün kendi futbol ligleri vardı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), İzmir’de yıllardır faaliyet gösteren Panianios, Apollon, Pelops, Evangelidis, İskoş, Krakoviri, Midilli Karması gibi Rum; Vaspurakan ve Armenion gibi Ermeni, Maccabi gibi Yahudi takımlarına karşı “sağlam bedenli, millî şuura sahip Türk gençleri yetiştirmek” için 1912’de Karşıyaka Spor Kulübü’nü (nam-ı diğer ‘Kaf Sin Kaf’), 1914’te “Rum, Ermeni ve İngilizlere karşı ‘milli tavır’ koymak üzere”, Altay Kulübü’nü kurdu. Aynı yıl Altay’ın Ermeni takımı Armenion’u yenerek kupayı alması; 1916-1917’de tüm Rum ve Ermeni takımlarını yenmesi, kulüp tarihinin en şanlı sayfalarını oluşturdu. Bu arada, İTC’nin Türkçülük politikaları uyarınca Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin tüzükleri ‘millîleştirilmişti’ bile.

 

Milli Mücadele’de futbol

 

Futbolun ‘millî şuuru oluşturmak üzere kullanılması Kurtuluş Savaş’ı yıllarında (1918-1922) hız kazandı. İstanbul’da, işgalci Fransızlar ve İngilizler ile Türkler arasında kıran kırana maçlar yapıldı, kazananlar adeta savaşı kazanmış gibi sevindiler. Öyle ki, İşgal Güçleri Komutanlığı, 1920’de 50 maçın 41’ini kazanan, dördünü berabere bitiren, sadece beşinde yenilen Fenerbahçe Kulübü’nü kapatmak ihtiyacını duydu. Fenerbahçe’nin ve Karşıyaka’nın pek çok futbolcusu Millî Mücadele’ye katıldıkları için İşgal Güçleri tarafından cezalandırıldılar.1921’de İstanbul Rumlarının gözde takımı Pera ile Türk takımları Fenerbahçe ve Union Club (İttihatspor) arasındaki maçlar bir nevi Türk-Yunan savaşı gibi geçiyordu. Rumlar ‘Zito Venizelos!’ (Yaşasın Venizelos!) diye tezahürat yaparken, Türk seyirciler İnebolu’yu bombalayan Yunan savaş gemisi Kılkış’ın bayrağını yakmışlardı. Aynı dönemde İzmir’de kırmızı forma üzerine beyaz bir kuşakla sahaya çıkan İdman Yurdu Kulübü ile Yunanistan bayrağının renkleri olan mavi beyazlı formasıyla Apollon takımının maçları, adeta cephedeki çarpışmaların tekrarı gibiydi. Söke’de bile halk, tepkisini futbol takımıyla gösteriyordu; öyle ki işgalci İtalyan kuvvetleri bir kez bile Söke takımını yenememekten şikâyet ediyordu.

 

 Futbolu Türkler mi icat etti?

Futbolun millî kimliğin inşasındaki rolü Cumhuriyet döneminde de devam etti. 14 Mart 1923’te oluşturulmak istenen modern kültürün simgelerinden biri olarak Gençlerbirliği kuruldu. Lise öğretmenleri ve öğrencilerince kurulan ve kadroları her zaman tahsilli gençlikten derlenen Gençlerbirliği, bu seçkinliği yüzünden bürokratik elit tarafından çok tutuldu. 1932’de Türk Tarih Tezi’nin bir parçası olarak Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it Türk ve Seyyid Ali Ekber’in Hıtay-ı Nâme adlı eserlerinde Orta Asya’daki Türk topluluklarının kuzu derisinden yapılmış topla futbol benzeri bir oyun oynadıkları, bu oyuna ‘tepük’ dediklerinden kalkarak “dünya yüzünde futbolu Türklerin icat ettiği” iddia edilerek işe başlandı. 1937-1959 arasında yılın belirli aylarında mahalli şampiyonların katılımıyla turnuva usulü düzenlenen müsabakalara ‘Millî Küme’ adı verildi. 1959’da kurulan deplasmanlı Birinci Lig, uzun yıllar ‘Millî Lig’ olarak adlandırıldı. Ve özellikle Yunan takımlarıyla yapılan maçlar adeta ‘millî varoluş davası’ olarak ele alındı. Örneğin 23 Nisan 1948’de Atina’da oynanan Türkiye-Yunanistan maçından Türkiye 3-1 galip ayrıldığında tüm ülke bayram etmişti. Milliyetçilik konusunda Türklerden aşağı kalmayan Yunanlı seyirciler arasında da intihar edenler vardı. Türk tarafının başarısı 28 Kasım 1949’daki maçı da 2-1 alarak devam etti.

 

Atina Olayı’ ve sonrası

 Mayıs 1949’da Atina’da Türkiye, Mısır, İtalya ve Yunanistan’ın katıldığı ‘Akdeniz Dostluk Kupası’ sırasında Türkiye takımı Mısır’ı 3-2, Yunanistan’ı 2-1 yenmenin keyfini yaşarken, 20 Mayıs’taki Türkiye-İtalya maçında, Yunanlı seyircilerin Türk takımı aleyhine çirkin tezahüratı, maçın Yunanlı hakeminin İtalyanları tutan tavrı yüzünden Türk takımının 3-2 mağlup olması, bunlar yetmezmiş gibi maçtan sonra Yunanlı taraftarların Türk seyircilere taş, portakal ve benzeri cisimleri atması, Yunanlı er ve subayların İtalyan futbolcuları omuzlarında gezdirmesi ile olanlar oldu.   

 Gazeteler, olayı ‘suikast’, ‘tecavüz’ gibi kışkırtıcı başlıklarla ele alarak halkı galeyana getirmiş, ‘Atina Olayı’nı görüşmek üzere 23 Mayıs 1949’da Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından düzenlenen gençlik toplantılarına Türk takımı da gelmiş, ardından grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Bu yürüyüş Türkiye’nin diğer yerlerindeki ‘millî’ hassasiyetleri tetiklemiş ve 26 Mayıs’ta İstanbul’da ve İzmir’de, 27 Mayıs’ta Ankara ve Balıkesir’de on binlerce kişinin katıldığı mitingler yapılmıştı. Sonunda hükümet duruma el koymuş ve Yunanistan’ın resmen özür dilemesini sağlamıştı da, milli gururumuz birazcık olsun onarılmıştı.

 1967’de Fenerbahçe ile AEK Atina takımının Balkan Kupası finalindeki karşılaşması ise Kıbrıs gerilimi yüzünden benzer bir atmosferde geçti. Türk gazetelerinde “Kıbrıs’ın hıncının Yunan takımından alınacağı” yolunda yazılar çıkarken, Yunan gazeteleri “Bizans iki başlı kartal armasıyla yüzlerce yıl dünyaya egemen olmuştu, şimdi de AEK kendi kartal armasıyla Bizans efsanesine yeni bir sayfa ekleyecek” diye halkı galeyana getiriyordu. İlk iki maçta berabere kalınması üzerine İstanbul’da yapılan üçüncü maçta Fenerbahçe, seyircilerin hep bir ağızdan söylediği ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşıyla AEK’yı yendi de, Türklerin yüreği birazcık soğudu.

 Ancak futbol sadece ‘millî kimliğin’ inşasında değil, ‘yerel kimliklerin’ inşasında da önemli işlev gördü. 1960’a kadarki dönemde, tek ligde, İstanbul, Ankara ve İzmir takımları arasında oynanan profesyonel lig, Anadolu’ya da yayılacak, 1962’de İkinci, 1966’da ise Üçüncü Lig kurulacaktı. Ancak taşra burjuvazisi futbol yoluyla, sadece büyük şehir burjuvazisine karşı değil, komşu illerin ve bölgelerin burjuvazisine karşı da kendini konumluyordu. Tarihten gelen çekişmeler, kıskançlıklar, gerilimler, futbol karşılaşmalarında ‘maç heyecanı’ adı altında ifade ediliyordu. Sonunda olanlar oldu ve 17 Eylül 1967’de, Kayseri Şehir (Atatürk) Stadı’nda yapılan Kayserispor-Sivasspor maçı kana bulandı.

 

SİVAS  ve  KAYSERİ İKİ ŞEHRİN OLAYLI MAÇI

Türkiye’nin tarihinde en kanlı futbol maçı olarak geçen Sivas ve Kayseri kulüplerinin maçıdır. Aşağıda anlatacağım  olayların arka planında, iki şehir arasındaki ekonomik gelişmişlik farkı yatıyordu. Sivas, Cumhuriyet tarihi boyunca ihmal edilmiş illerden biriydi. 4-11 Eylül 1919’da toplanan tarihî Sivas Kongresi’ne ev sahipliği yapmış ancak Cumhuriyet döneminde unutulmuştu. O tarihe dek Sivas’a yapılan tek tük devlet yatırımından en önemlisi 1939’da kurulan DDY Cer Atölyesi ile 1943’te açılan Sümerbank Çimento Fabrikası idi. Kayseri’nin durumu da çok farklı değildi ama Osmanlı’dan beri ticaretteki başarılarıyla tanınan Kayserililer, kendi göbeklerini kesmeyi başarmışlardı. Türkiye’nin her yerinde ticaret yaptıkları gibi, Sivas’ın ekonomisine de egemen konumdaydılar. Dolayısıyla Kayseri hızla modern bir kent haline gelirken, Türkiye’nin üçüncü büyük yüzölçümüne sahip Sivas, az gelişmiş bir taşra kasabası havasındaydı ve Türkiye’nin en çok göç veren ili haline gelmişti. Bu durum kendilerine taktıkları ‘Yiğidolar’ lakabından başka servetleri olmayan Sivaslıların gururunu incitiyordu.

Kayseri ve Sivas arasında da meşum olaydan önce, iki küçük hadise yaşanmıştı. İlk olay 1965 yılında gerçekleşmiş, Sivas Sümerspor ile Kayseri Şekerspor arasında oynanan maçta yaralananlar olmuştu. 1966 yılında da Kayseri Havagücü ile Sivas Sümerspor arasındaki maçta meydana gelen olaylarda 1 kişinin ayağı kırılmış, 20'ye yakın kişi ise muhtelif yerlerinden yaralanmıştı. Türkiye’de futbol gün geçtikçe gelişirken, bu patlamaya hazır olmayan asayiş birimleri olaylar karşısında bocalıyordu.

 

İki takım kuruluyor

Türkiye şehirlerinin 'takımlaşma' hareketinden Orta Anadolu'nun iki büyük kenti Kayseri ve Sivas'ın da etkilenmemiş olması elbette düşünülemez. 1950'lere ve 60'lara ekonomik patlamasıyla damga vuran Kayseri'de kulüpleşme hareketi 1966'da başladı. 1966 yılı ilkbaharında Erciyes, Sanayispor ve Orta Anadolu kulüplerinin birleşmeleriyle Kayserispor ortaya çıktı. Takım 1966-67 sezonundan itibaren ikinci ligdeki yerini aldı.

Diğer yakada ise çalışmalar 1967'de başladı. Mayıs ayında tüm hazırlıklar tamamlandı ve Yiğidolar, Sivasspor adıyla Türk futbolundaki yerlerini aldılar. Sivasspor da 1967-1968 sezonuna tam olarak hazır edilerek, ikinci lige yerleştirildi. Komşu şehirler birbiriyle ilk kez 1967-1968 sezonunda İkinci Lig Beyaz grupta karşılaşacaktır. Bu ilk resmi maç 17 Eylül 1967 tarihinde Kayseri'de oynanacaktır.

Maçın oynanacağı gün 20 minibüs, 40 otobüs ve trenle Kayseri’ye ulaşan Sivasspor taraftarları, yılların ezilmişliği içinde, yemek yedikleri restoranlarda hesapları ödemediler, bazı işyerlerini yağmalayıp talan ettiler, kavga çıkardılar. Gerilim maçta da devam etti.

Maçın 20. dakikasında Kayserispor’un 1–0 öne geçmesi üzerine Kayseri taraftarlarının aşırı sevinmesi, Sivaslı taraftarları iyice kızdırdı. Sivas tribünlerinden atılan taşlara, Kayserili taraftarlar bıçak, taş ve sopalarla cevap verdiler. Kayseri taraftarlarının görevli bir polis tarafında galeyana getirilmesiyle olaylar iyice tırmandı ve panikle birlikte kavga faciaya dönüştü. Demir kapıların açılmaması ve stat çıkışındaki düzensizlikler yüzünden (resmi makamlara göre) 43 Sivaslı taraftar olay yerinde havasızlık ve sıkışmadan dolayı yaşamını yitirdi. 300’ü aşkın kişi de sopa, bıçak ve taş darbeleriyle yaralandı.

Ancak, stadyumdan sağ çıkmayı başaran Sivaslılar da boş durmadılar ve stadın etrafındaki Kayseri plakalı araçları ateşe verdiler. Olayların Sivas’a abartılarak ulaştırılmasıyla (öyle ki Kayseri’ye giden beş bin taraftarın da öldürüldüğü, Kayserililerin Sivaslıların kellesiyle top oynadığı bile söylenmişti) bu sefer Sivas’ta Kayserili avı başladı. Kayserili tüccarların pastırma, sucuk, şekerleme-helva, tatlı, kumaş-giysi dükkânları yağmalandı. Kayserili diye bilinenlerin evleri basıldı. Sahibi Kayserili olan Büyük Belediye Oteli’nin yatakları caddeye atılıp yakıldı. Polisler Sivaslı hemşerilerinin tepkisini çekmemek için olayları izlemekle yetinince yağma ve tahrip devam etti. Olayları ancak Malatya, Tokat ve Erzincan’dan getirilen askeri birlikler bastırabildi. Olayların ardından Kayserili pek çok kişi Sivas’tan göçtü.

 Bu korkunç olayın küçük bir kopyası, dört ölü, 100’den fazla yaralı ile sonuçlanan 25 Haziran 1969 tarihli Kırıkkale-Tarsus İdman Yurdu maçında yaşandı. Daha sonraki yıllarda, ezik taşra şehirlerimiz, birbirlerine değil, öteki uluslara düşman olarak ferahlamayı seçtiler.

 Günümüzde buna benzer şehirlerarasında, futbol kulüpleri yüzünden sanki düşmanla savaşır gibi hazırlanıyorlar, holiganların kışkırtmalarıyla kavgalara çanak tutuyorlar. Her şeyden önce “futbol” bir spor faaliyetidir, bunu unutmamak lazım. Her şeyden önemlisi futbol bir bacasız fabrikadır ve binlerce insanın istihdam alanıdır. Bu gözle bakmasını bilirsek, spordan lezzet alabiliriz.

 
Bu haberi paylaş: Google Favorilerime Ekle Google Facebook'a GönderFacebook Yahoo'ya EkleYahoo Digg'e EkleDigg Del.icio.us'a EkleDel.icio.us
 
Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

 

Adnan Güllü Adnan Güllü
WASHİNGTON ANITI ve OSMANLININ HEDİYESİ

Tarihçi

Zafer Eren Zafer Eren
KIRMIZI VE GRİ

DÜZ AYNA

A.İhsan Kuyumcu A.İhsan Kuyumcu
YOL AYRIMI

Şair-Yazar-Ressam

Mustafa Eşlik Mustafa Eşlik
YÖNETİCİLİK, LİDERLİK VE DUYGUSAL ZEKA

Yazar

Mahir Başpınar Mahir Başpınar
CÜCÜK TEPE (!)

Şair-Yazar

Hanifi Kara Hanifi Kara
EFENDİLER EFENDİSİ'NE

Eğitimci, Şâir ve Yazar

Sait Çolakoğlu Sait Çolakoğlu
ANAMIZ

Şair

Ömer Çay Ömer Çay
SEFA GELDİN RAMAZAN

Şair

Bilal Ay Bilal Ay
SUÇ KİMİN?

Ziyaretçi Defteri

OKU

YAZ

Gazetemiz

Önceki Gazeteler İçin Tıklayınız

Elbistan'da Hava


RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
bizimelbistangazetesi.Com © 2007-2018 Tüm Hakları Saklıdır.Kardeş Site www.bizimogretmenler.com Düzenleme: Kosker - www.bizimogretmenler.com